İlginç Bilgiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İlginç Bilgiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Eylül 2014 Çarşamba

Sakızın İcadı ve Tarihçesi

Sakız, her yaştan insan için en favori meşgalelerden biri olmuştur. Tarihin en eski şekerlerinden biri olan sakız, tüm dünyada her yıl yaklaşık 4 milyar adet satılmaktadır. Sakızın kim tarafından ve ne zaman icat edildiğini merak edenler, sakızın 2000 yıldan fazladır var olduğunu duyunca şaşırabilirler. Öyleyse sizi daha fazla merakta bırakmadan sakızın nasıl bulunduğunu açıklayalım!

ABD, Kaliforniya’da Susan Montgomery Williams isimli bir kişinin 1994 yılında, 23 inçlik çapı ile dünyanın en büyük sakız balonunu yaparak dünya rekoru kırdığını biliyor muydunuz?

Tarih Öncesi

Arkeologlar ve tarihçiler, erkekler ve kadınların ağaç reçinesini topaklar biçiminde bin yıldan fazladır sakız olarak çiğnediklerini keşfetmiştir. Ağaç reçinesinin bazı tıbbi özellikleri olduğuna inanıyorlardı ve onu çiğneyerek, dişlerini ovarak ağız temizliği yapıyorlardı. Bu reçineyi ağız içinin ferahlaması ve tazelenmesi için kullanıyorlardı. Amerikan Kızılderilileri ladin ağaçlarından dışarı çıkan sıvıdan yapılan bir tür reçine çiğnerlerdi. Bu ticari olarak satılan ilk sakızın üretiminin temelini oluşturmuştur.

1840-1890
Sakızın İcadı ve TarihçesiBu buluşun arkasındaki adam John B. Curtis’ tir. 1848 yılında, ladin ağacı reçinesi üzerinde denemeler yaparak yapışkan, lastik gibi bir malzeme elde etmiştir. Bu çiğnenebilir bir malzemeydi ve sakızın önündeki ticari yolun açılmasına sebep olmuştur. İki yıl süren ladin ağacı reçinesi ile yaptığı başarılı deneylerden sonra, onun ilk büyük sakız üretim tesisi başlamış oldu. Daha sonra sakıza aroma ekledi ve daha yumuşak ve ekstra lastik havası vermek için içine parafin ekledi. Sakız üretim tesisine “Curtis Sakız Fabrikası” ismi verildi.

Sakızın bugünkü modern özelliklere sahip olması için 10 yıl kadar bir süre geçti. Bu özellik chicle olarak bilinen Mezoamerikan ağaçlardan çıkan bir çeşit lateksin kullanılmak üzere Meksika’dan ihraç edilmesiyle kazanıldı. Tam olarak tamamlanmamış olsa da, Fleer kardeşlere hizmet etti. Tatlı materyaller üretme deneyleri yapan bu kardeşler daha sonra yaptıkları buluşa çiklet adini verdiler.

1890-1950
Chicago merkezli “William Wrigley” isimli şirket sakız üretim işindeki en büyük oyuncularından biri oldu ve hala da en büyük şirketlerden biri olan bu kurum halk arasında “Wrigley” olarak bilinir. 1892 yılında William Wrigley tarafından kuruldu. Wrigley sakızları İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerikan askerlerinin streslerini rahatlatmak için bir araç olarak, onlara sakız bağışlanmasından sonra özellikle popüler oldu.

Çikletin ortaya çıkışı yirminci yüzyılın başlarındadır, 1906 yılında Frank Fleer ilk çikleti icat etmiştir. Ancak, üretimindeki bazı kusurları nedeniyle hiç satılmamıştır. Fleer’ in tarifini mükemmelleştiren adam Walter Diemer oldu. 1928 yılında nispeten daha az yapışkan ve diğer sakız türlerine göre daha esnek bir sakız üretmek için bir yöntem keşfetti. Günümüz çikletlerinin temelini attı.

Günümüz
Sakızın İcadı ve Tarihçesi

Bugünlerde sıradan sakızlardan, bin bir çeşit aromalı çikletlere ve tıbbi amaçla kullanılan sakızlara kadar değişen çeşitli sakız türleri vardır. Bu tıbbi sakızlarda kullanılan malzemeler aynı zamanda ağız hijyeni için de iyidir. Bazı üreticiler ise hazımsızlık ve mide ekşimesi için rahatlama vaat eden pepsin maddesini sakızlara eklemeye başladı. Şu anda sürekli yenilikler ve benzersiz teklifler aracılığıyla birbirleriyle rekabet eden yüzden fazla sakız üretim şirketi bulunmaktadır. Londra merkezli piyasa istihbarat firması Euromonitor International Ltd’ye göre, 2006 yılında sakız sektöründeki satışların 19 milyar doları değerinde olduğu tahmin edilmiştir.

Son yıllarda sakız çiğnemekle ilgili insanların moralini bozan bazı dedikodular ortaya çıkmaya başlamıştır. Sakız çiğnerseniz kansere yakalanacağınız, yüz kaslarınızın bozulacağı, bağırsaklarınızın birbirine yapışacağı gibi bazı kötü dedikodular ortaya atılmıştır. Ancak yukarıdaki rakamların gösterdiği üzere bu dedikodular sakız sektörünü hiç etkilememiştir ve insanlar hala sakız çiğnemenin keyfini çıkarmaktadır.

Kaynakça:
http://www.buzzle.com/editorials/10-15-2004-60486.asp
Bilgiustam.com
Yazıyı Paylaş:Facebook Twitter Google+

Mucizelerle Hayvanlar

köpekbalıkları
Birçok efsaneleri hikayeleri olan köpekbalıkları, insanlara sorduğunuzda en çok korkulan hayvanların başında gelirler. Oysa ki köpekbalıklarının damak tadına pekte uygun değiliz.

Öte yandan bu canlılar kan kokusunu 1 km öteden alabilir, bizim kulaklarımızın algılayamayacağı sesleri algılarlar.Bunları ağzının çevresinde toplanmış elektro algılayıcılarıyla yaparlar. Köpekbalıklarının bu duyuları öyle hassastır ki, en küçük elektrik akımını canlı organizmayla karıştırabilirler.1 voltun 5 milyarda 1′’i bile köpekbalıkları için ilgi çekicidir. Bu özellikleri sayesinde köpekbalıkları suyun tuzluluk oranını, su içinde yaşayan canlıların yaydığı elektriği ve suyun ısısının değişimi gibi birçok olayı rahatlıkla algılayabilirler.

Kuşların görme duyuları bizlerden kat be kat fazladır. Kuşlarda insanlar gibi tüm renkleri algılayabilirler. Kuşların gözleri o kadar iyidir ki bizlerden yansıyan UV ışınlarını dahi rahatlıkla görebilirler, vücudumuzda saçlarımız ve tırnaklarımız UV ışınlarını yansıtırlar. Kartal, Şahin gibi yırtıcı hayvanlar ise bu durumu çok iyi kullanırlar. Canlılarda saç ve tırnaklar haricinde idrarda UV ışınını yansıtır, bu durumu kullanan yırtıcı kuşlar, bu yansımaları kullanarak avlarının nerelerde yaşadığını ve hangi yöne gittiğini rahatlıkla görebilir. Kuşların uzun mesafeler yol kat ederek adeta bir navigasyon cihazı gibi yuvalarını bulmaları UV ışınlarını iyi okumaları sayesindedir. Kuşların yine bizimle aynı olan; fakat bizden çok daha gelişmiş olan duyularından biri de duymadır. Fırtınaların sesini en düşük frekansta duyup rahatlıkla önlem alabilirler. Bu frekanslar kilometrelerce uzaklara kadar yayılıp kuşların gelmekte olan kötü havaya karşı uyarır. Hassas duyuları kuşlara bir başka doğa üstü güç kazandırmaktadır.  Özellikle pelikanlarda daha gelişmiş olan bu duyu, evimizde ki klimalardan, sıcak hava dalgalarına kadar birçok şeyi rahatlıkla duyabilir ve bununla birlikte termal sıcak hava dalgalarını bulurlar, bu dalgaları bulduktan sonra sıcak havanın yükselmesinden yararlanarak yukarılara hiç yorulmadan çıkarlar ve sonra süzülerek gitmek istediklere yere doğru yol alırlar. Her termal havadan yararlanarak istedikleri yere enerjilerini harcamadan rahatlıkla gidebilirler.

Kuşlar yönlerini manyetik alanlardan yararlanarak bulurlar fakat bazen Dünya’nın manyetik
Kuşlar
alanı Güneş’te meydana gelen manyetik fırtınalardan etkilenerek bozulur. Kuşlar tıpkı bir pusula gibidirler ve Dünya’mıza gelen bu fırtınalarla tıpkı pusulaların yönlerini şaşırması gibi kuşlarında yön kavramı bozulur. Özellikle Kutup Işıkları dediğimiz Aurora Borealis meydana geldiğinde Dünya’’nın manyetik alanı değişir ve kuşlarda buna müteakip yön duyularını kaybederler. Eskiden kuşların göç hareketlerini doğa üstü bir güç olarak nitelendirirdik; fakat bilimin bu konuda derinlemesine araştırmalarında bunun çok daha karmaşık bir olay olduğu anlaşıldı. Son araştırmalar kuşların yön bulmalarında, gözlerinden de yararlandığını ortaya çıkardı, gözlerde ki retinalarda bulunan manyetik alıcılar, Dünya’nın manyetik kutbunun yerini gösteriyor, böylelikle kuşlar hiçbir zaman kaybolmuyorlar.

FillerFiller çıkardıklar seslerle 10 kilometre uzakta ki başka bir fil tarafından rahatlıkla duyulabilir ve bu onlara sürü ile birlikte hareket etme imkanı tanır. Ses dalgaları aynı zamanda birbirleriyle iletişim kurmalarını sağlar. Fillerde bulunan bir diğer özellik ise ayaklarının altında yatar, bir fil ayaklarını yere vurarak gönderdiği sismik dalgaları 50 km ötede ki fil rahatlıkla algılar ve tehlikenin yaklaştığını görebilir.

Yunuslar, ses dalgalarını en etkili kullanabilen canlılardır. Çıkardığı seslerinin çoğu bizim
Yunuslar
angılayamayacağımız frekanstadır. Gemi kazalarında kazazedelerin çevrelerinde yunusların dolandığı çok sık söylenmektedir. Ses dalgalarımız akciğerlerimizin, iskeletimizin yunuslara karşı görünür olmasını sağlar.Yunuslar özellikle hamile kadınları çok ilginç bulur, sonar sistemleri bir ultrason gibi çalışarak cenini görebilir hatta ceninin kap atışını bile duyabilirler. Köpekbalıkları içinde bu durum pekte farklı değildir. İnsanlar tehlikede olduğu zaman yunuslar köpekbalıklarını bölgeden uzak tutarlar. Anlatılan hikayelere göre yunusların insanları kurtardığı ve boğulmadan haberleri varmış gibi su yüzeyine çıkardıkları biliniyor.

Elektromanyetik güçlerin yarattığı olası riskler yüzünden evler yüksek gerilim hatlarının altına yapılmaz fakat bitkiler bu bölgelerde çok daha hızlı büyürler. Bitkilerde ki elektrik akımının değişmesi hormonları etkiler ve büyümeyi hızlandırır.Elektrik her zaman bu kadar iyi bir buluş değildir, arılar elektrik akımının altında ki kovanlarını derhal terk ederler. Bunun nedeni kendi bedenlerinde ki elektrik akımıdır. Arıların elektrik yüklü olmaları onlara başka bir avantaj sağlar. Arılar negatif elektrik ile yüklüyken, pozitif yüklü polen tozlarını uçarken dahi çekebilir. Arılar için bu büyük bir zaman avantajıdır.


Yılanlar
Yılanlar statik yükleri çok iyi hissedebilen bir canlıdır.Bizler de ki statik enerji kolaylıkla boşalırken yılanların kalın derisi olması bunu engelliyor.Yılan elektrik yüklendikten sonra dili diğer elektrik akımlarını nötralize eder.Bunun oluşmasıyla yılan havada ki iyon moleküllerini saptar ve böylelikle avın nefesinde ki iyon partiküllerinin yeri yılan tarafından algılanır.Bu yüzden yılanların dilleri daha çok koku alma organı olarak kabul edilmelidir.

Hayvanların depremi önceden tahmin edebildiği görülmüştür.Bunun nedeni gerilim altında ki kayalar yüksek voltaj üretir, yüzeye çıkan statik elektriğin hayvanlar tarafından hissedilmemesine imkan yoktur.1980’’de Çin’de hayvan davranışları izlenerek 1 milyon insanın hayatı kurtulmuştu. Sinekler birkaç nesneyi aynı anda görebilirler, görüş yetileri o kadar gelişmiştir ki, her kareyi ayrı ayrı algılayabilirler.İnsanlar için bir sinema filmi 24 kare saniye hızla hareket eder yani bir saniye de 24 tane fotoğraf vardır ve bunlar ard arda gelince hareket ediyormuş gibi görürüz. Bir sineğin gözü film karelerini rahatlıkla dondurabilir. Sineklerin refleksleri bizlerden 10 kat daha hızlıdır.

Timsahlarda soğuk kanlı hayvanlardandır.Görüş yetileri ve algılama hızları havanın sıcak veya soğuk olmasına göre farklılık gösterir. Soğuk havalarda timsahların görüş ve algılama yetileri zayıflar.Bunun nedeni sıcaklığın kimyasal reaksiyonlar üzerine etkisidir, düşük sıcaklıklarda reaksiyonlar daha yavaş gerçekleşir. Bu yüzden timsahlar vücutlarını ısıtmak için sık sık güneşin altında yatarlar.

İsa kertenkelesiİsa kertenkelesi adına uygun şekilde mucizeler gerçeklestirebilir. “Basiliks” olarak da bilinen bu tür tehlike anlarında inanılmaz reaksiyonlar gösterebilir. En büyük özelliklerinden biri tehlike anında suyun üzerinde yürümesidir. Bu mucizenin bilimsel açıklaması çok da zor değildir, ayaklarının altında topladığı havayla suya batmaktan kurtulur saatte ancak 10 km hıza ulaşsa da suyun üzerinde 40 metre kadar yürüyebilir. Gözlerin buluşmasında hipnotik bir etki vardır ve bazı hayvanlar bu etki nedeniyle donup kalabilirler.

Florida’da timsahların da büyülendiği gözlemlenmiştir, yine tavuk ve güvercinlerin de donup kaldığı bir çok örnek mevcuttur. Av olan hayvanlar avcılara göre hareket ederler, muhtemeldir ki bu davranışlar kendini savunma mekanizması üzerinedir. Karşı tarafın ölü numarası yapması avcıların durmasını sağlar, işte bu içgüdülerden yararlanarak insanlar birçok hayvanı hipnotize edebilirler.Trans halindeyken solunum ve kalp atışları yavaşlar.Tıpkı bir hipnotistin parmak şıklatmasında olduğu gibi ufak bir hareket hayvanların normal hallerine dönmesini sağlar.Uyandıklarında ise hiçbir şey hatırlamazlar.


Kolobus maymunları
Kolobus maymunlarının ise, kendi kendilerini iyileştirme gücü vardır. Badem ve mango ağaçlarının zehirli yaprakları Kolobusların karınlarının ağrımasına neden olur. Maymun ve goril gibi otoburlar iyileştirme özelliği olan bitkileri kolaylıkla bulabilirler.Kolobus maymunları ise bitkiler dışında daha etkili bir şey olan kömürün peşindeler. İnsanlar kömürü yakacak olarak kullanırlar fakat kömür ilaç olarakda alınabilir. Zehir emme özelliği bulunan kömür batı tıp bilimi tarafından uzun süreden beri kullanılmaktadır. Maymunlar kömürün bu özelliğini bulduktan sonra sık sık insanlarla karşı karşıya gelmek zorunda kaldılar. Çaldıkları kömürlerle yedikleri zehirli bitkilerin etkilerini azaltabilirler böylece daha çok sayıda yaprak yiyebilirler.

Maymunlar gibi kuşlarda kendilerine iyi gelebilecek şeyleri ayırt edebilirler. Kargaların karınca yuvalarını deşmelerinin bir amacı var. Karıncalar karganın bu saldırısına karşı koyarlar.Kendilerini korumak için ısırmaya başlarlar. Bunun yanında karıncalar formik asit salgılayarak, rakibini etkisiz hale getirmeye çalışırlar.Bu salgının parazitleri ve bakterileri öldürme özelliği vardır. İşte kargalar karınca yuvalarına saldırarak karıncalardan bu asidi alıp üzerlerinde ki parazit ve bakterilerden rahatlıkla kurtulurlar, karga kısaca karıncalara kendini ilaçlatır.

Kaynakça:
psychology.exeter.ac.uk/research/centres/crab/
zoo.ox.ac.uk/research/behaviour
zoo.cam.ac.uk/departments/madingley
bilgiustam.com
Yazıyı Paylaş:Facebook Twitter Google+

24 Ağustos 2014 Pazar

Dünyanın Enleri

En büyük yapı 13,170 millik uzunluğuyla Çin Seddi, dünyadaki en büyük yapı rekoru
Çin Seddi


En büyük baraj Çin'deki 3 Boğaz Barajı 22,5 gigawatt elektrik üretme kapasitesine sahip.
 3 Boğaz Barajı


Deniz üzerindeki en uzun köprü 26,4 millik uzunluğuyla Çin'deki Jiaozhou Koyu Köprüsü
Jiaozhou Koyu Köprüsü


En uzun karayolu Panamerika Karayolu, 29,800 mil boyunca uzanarak, Alaska ile Arjantin'i birbirine bağlıyor.
Panamerika Karayolu


En uzağa seyahat eden insan yapımı obje NASA'nın 1977 yılında fırlattığı Voyager 1 uydusu, Dünya'dan 11.1 milyar mil uzaklıkta bulunuyor.
Voyager 1 uydusu




En hızlı tren Çin yapımı CRH380A treni, 302 millik hıza ulaşarak dünya hız rekorunu kırmıştı.
CRH380A treni


En yüksek eğlence treni Jackson, New Jersey'deki Kingda Ka treni, 45 katlık bir bina yüksekliğinde. Tren aynı zamanda Kuzey Amerika'daki en hızlı eğlence treni, 128 millik hıza 3,5 saniyede ulaşabiliyor.
Kingda Ka treni


En hızlı araba Kraliyet Hava Kuvvetleri'nden bir savaş pilotunun kullandığı Thrust SSC adlı, jet yakıtı yakan otomobil, 1997'de Nevada'da Black Rock çölünde ses bariyerini aşmış ve 763 millik hıza ulaşmıştı.
Thrust SSC otomobil


En hızlı jet SR-71 Blackbird casus uçağı, ulaştığı maksimum hız olan 2,193.2 millik hızla bir rekor kırmıştı.
SR-71 Blackbird casus uçağı


En büyük kazı Utah, Salt Lake City'de bulunan Bingham Kanyonu Madeni neredeyse bir mili bulan derinliği ve en geniş noktasında 2,75 mili bulan genişliği ile şimdiye kadar kazılmış en büyük maden. 1863 yılından beri buradan 19 milyon tonluk bakır çıkartıldı.
Bingham Kanyonu


En akıllı robot Honda’nın ASIMO adlı insansı robotu saatte 3.7 mil hızla koşabiliyor, futbol topuna vurabiliyor, 10 farklı insanı tanıyabiliyor ve onlara isimleriyle hitap edebiliyor.
ASIMO robot


En küçük fotoğraf makinası Hammacher Schlemmer marka bu minik kamera 14 gr ağırlığında, 2 megapiksel ve video bile çekebiliyor.
minik kamera


En büyük yolcu gemisi Allure of the Seas adlı bu gemi, 4 futbol sahası uzunluğunda. 5400 yolcu ve 2400 kişilik mürettebat ekibini ağırlayabiliyor. İçinde Starbucks bile var!
Allure of the Seas


En büyük dini yapı Kamboçya'da bulunan ve 12. yüzyılda inşaa edilen Angkor Wat tapınağı 1000 kmkarelik bir alana yayılmış durumda.
Angkor Wat


En büyük alışveriş merkezi 2000 kmkarelik bir alan kaplayan Dubai Alışveriş Merkezi'nin içinde dev bir akvaryum, buz pateni pisti, 120 adet restoran ve 14.000 arabalık bir otopark bulunuyor.
Dubai Alışveriş Merkezi


En yüksek heykel Çin'de bulunan ve yapımı 2002'de 18 milyon dolara tamamlanan En yüksek heykel Çin'de bulunan ve yapımı 2002'de 18 milyon dolara tamamlanan Buda Bahar Tapınağı, 130 metre uzunluğunda. 130 metre uzunluğunda.
Buda Bahar Tapınağı


En uzun kapalı kayak pisti Almanya'da bulunan Alpin Center'ın 640 metre uzunluğundaki pisti dünyadaki en uzun kapalı pist olma özelliği taşıyor.
Alpin Center kayak pisti


En büyük akvaryum Atlanta'da bulunan Georgia Akvaryumu 120.000 adet hayvana ev sahipliği yapıyor.
Georgia Akvaryumu


En büyük fıskiye Yapay bir göl içinde bulunan Dubai fıskiyesi, 274 metre uzunluğunda ve 73 metre yukarıya kadar su fışkırtabiliyor.
Dubai fıskiyesi


En yüksek bina Dubai'de bulunan ve yapımı 2010 yılında tamamlanan 828 metrelik Burç Halife, dünyanın en yüksek gökdeleni.
Burç Halife

Kaynak:Haber7
Yazıyı Paylaş:Facebook Twitter Google+

19 Ağustos 2014 Salı

Kalbin Elektriği Nereden Geliyor?

Kalbin Elektriği Nereden Geliyor?
Prof.Dr. Ömer ARİFAĞAOĞLU'nun sizinti.com.tr 'de yayınlanan yazısını sizlerle paylaşmak istedim.
-------------------------------------------------------
Fakültedeki odamda otururken birkaç talebem geldi ve bazı sorularının olduğunu söyledi. İlk soruları; insan vücudunu taklit ederek geliştirilen makinelerin olup olmadığıydı. Sohbetimiz, "insan vücudundaki işleyişler örnek alınarak yeni teknolojilerin geliştirilip geliştirilemeyeceği" hususuna geldi. Bu noktada, örnek alınabilecek ilk organın kalb olduğunu söyledim. 

Kalb hayatî organlarımızın başında gelir. Bütün organlarımız ve vücudumuzu teşkil eden 100 trilyon hücre, oksijen ve gıda gibi ihtiyaçlarını pompa gibi çalıştırılan kalbimizin gönderdiği kandan alır. Aynı zamanda bu hücreler atık olarak ürettikleri üre, ürik asit ve karbondioksit gibi maddeleri de kana verirler. Kalb çalışmazsa, kan devridaimi gerçekleşmez ve hücreler ölür. Beynin kısmî ölümüne rağmen kalb çalışabilir ve hayat devam eder; ancak kalb ölmüşse veya kalbin sun'î faaliyeti devam ettirilemiyorsa, hayat da sona erer. Bu sebepten Kadîr ve Alîm olan Rabb'imiz bu organa yedek olarak çok sayıda pil noktası yerleştirmiştir. İlk hareketin ateşlendiği esas pil noktası, herhangi bir şekilde arızalandığında, bu yedek noktalar harekete geçirilir. 

Kalb öyle harika bir makine ki, çalıştırılması için her noktasına elektrik üreten hususi yapıda pil noktaları yerleştirilmiştir. Bir oyuncak düşünün ki; pil yatağı bozulunca, oyuncak yine de çalışsın diye, oyuncak içine çok sayıda yedek pil yatakları yerleştirilmiş olsun. Yine düşünün ki; pil yatağından motoruna giden kablolardan biri kopmuş olsun, ancak hemen yedekteki bir sistem devreye girsin ve oyuncak çalışmasına devam etsin. Gelecekte buna benzer şekilde çok mükemmel şekilde, enerji kesintisi yaşamadan çalışan makineler ve bilgisayarlar yapılabilir mi? Bu soruya hemen cevap vermek kolay olmasa da, kalbimizde Kudreti Sonsuz'un yerleştirdiği milyonlarla ifade edilebilecek yedek pil ve kablo sistemleri mevcuttur.

İskelet kasları beyinden elektrik almayınca çalışamaz. Ancak, kalb kası beyinden elektrik almadan da kasılabilir hususiyette yaratılmıştır. Meselâ bir kurbağa kalbi, vücuttan ayrıldıktan sonra da uzun süre çalışabilir. Kalbdeki elektrik akımları, kendi kas duvarındaki özel hücrelerden üretilir. Bütün kalb kası hücreleri, elektrik akımı meydana getirilecek şekilde pil özelliği ile donatılmıştır. Bu hususiyet "uyarı ve iletim sistemi" olarak isimlendirilen çok kompleks yapıdaki kas liflerine verilmiştir. 

Bu uyarı ve iletim sisteminin üç temel unsuru vardır:

1- Sağ kulakçığa yerleştirilmiş sino-atrial düğüm, 
2- Kulakçıklarla karıncıklar arasına oturtulmuş atrio-ventriküler düğüm,
3- Elektrik dağıtım şebekesi diyebileceğimiz, lifleriyle bir ağ gibi kalbin her noktasını saran Purkinje sistemi. 

Sağ kulakçığa yerleştirilmiş sino-atrial düğüme, kalbde en yüksek hızda (frekansta) elektrik üretme hususiyeti verilmiştir. Bu sebeple kalbin esas pili, bu düğümdeki hücreler olduğundan, bunlara kalbin pili mânâsına "pacemaker" denilmektedir. Sağlıklı bir kalbde diğer yedek pil noktaları, karışıklık meydana getirebileceği için elektrik üretmezler. Bunun sebebi kalb kası hücrelerinin bir kere uyarıldıklarında tekrar uyarılamamalarıdır. Dolayısıyla esas pil sağlıklı çalıştırılıyorsa, yedek pillerin bu işleyişe bir müdahalesi olmaz.

Kulakçıklarla karıncıklar arasına yerleştirilmiş ikinci merkez olan atrio-ventriküler düğüm, birinci düğümden gelen elektrik akımı düzgün ise, ayrıca elektrik üretmez; sadece kendisine gelen elektrik akımlarını dağıtım sistemi liflerine ve dolayısıyla karıncıklara iletir. Bu düğümün diğer bir vazifesi de, kalbin çalışmasında hassas bir zaman ayarlamasına vesile olmaktır. Şöyle ki, bu düğüm kendisine gelen elektrik akımlarını yaklaşık 0,1 saniye beklettikten sonra karıncıklara iletir. Bu bekletme vazifesi çok önemli olup, bu sayede kulakçıklardan gelen kanın karıncıklara geçişinin tam bitmesi sağlanmaktadır. Eğer duraklatma olmasaydı ve dört odacık aynı anda kasılsaydı, kan geri kaçacak ve pompalama güçlü olamayacaktı. 

Kalb kasının önemli bir hususiyeti de, bütün liflerinin birlikte kasılmasıdır (sinsisyum). Bu hususiyet, iskelet kaslarına verilmemiştir. İskelet kaslarında bütün lifler kasılmaya katılmak mecburiyetinde değildir; çünkü iskelet kasları, karşılaştıkları ağırlığa ve kuvvete göre, en uygun miktarda liflerin kasılmasıyla cevap vererek, azamî tasarruf uygular. Yaratılışta israf olmadığı için yarım kiloyu kaldırmak için az sayıda lif kasılırken, beş kiloluk bir ağırlık için daha fazla sayıda lif kasılır. 

Ancak kalbde böyle değildir. Bütün lifler birlikte kasılmaya katılarak daha fazla kanın pompalanmasına vesile olurlar. Eğer kalbde de iskelet kasındaki gibi dereceli kasılma olsaydı, yani bazı lifler kasılırken bazıları gevşek olsaydı, kanı pompalamak mümkün olmazdı. Kalb krizlerinde bazı kas hücreleri ölür ve bunlar pompalamaya katılamadıklarından yeterli kan pompalanamaz, krizin derecesine göre ağır kalb yetmezliği ve ölüm gerçekleşebilir.

Üçüncü kısım olan elektrik dağıtım sistemi, kulakçıklarla karıncıklar arasına yerleştirilmiş düğümden aldığı elektriği, sağ ve sol karıncıklara hızla taşımakla görevlidir. Dağıtım sisteminin sağ ve sol dalları vardır. Sağ dal sağ, sol dal da sol karıncığa elektrik taşır. Bu liflere verilen hızlı iletme kabiliyeti sayesinde her iki karıncığın bütün kas lifleri aynı anda kasılır. Elektrik akımı bu şekilde bütün kalb kasına yayıldıktan sonra söner. Arkasından yeni bir elektrik uyarısı, sağ atriuma yerleştirilmiş düğümde ortaya çıkarılır ve tekrar yayılır. Kulakçıklardan karıncıklara elektrik girişi sadece bir noktadan gerçekleşir. Müdebbir isminin tecellisi olarak Rabb'imiz elektrik akımının tek yönlü ilerlemesi ve karıncıklardan kulakçıklara geriye gelmemesi için araya elektrik iletmeyen band şeklinde bir doku yerleştirmiştir. Bu doku olmasaydı, ağır ritim bozukluğu ve erken ölüm gerçekleşirdi. Nitekim bazı kişilerde doğuştan bu bant üzerinde elektrik ileten noktalar bulunmakta ve ağır ritim bozukluğuna sebep olmaktadır. Bu durumun tedavisi için kalb kası dokusuna girilerek elektrikli koterle bu noktalar yakılmaktadır. 

Normal kalbde sağ kulakçıkta bulunan esas pil noktası geçici veya kalıcı olarak elektrik üretemezse, o zaman yedek pil olarak isimlendirdiğimiz başka bir kalb kası noktası devreye girer ve vazifeyi devralır. Bu durumda kalbin hızı azalır; ancak kalb yine de çalışmaya ve kanı pompalamaya devam eder. Eğer bir kişide her iki düğüm de hastalanırsa, Purkinje sistemi olarak tarif edilen dağıtım sistemi devreye girer ve burası kalbin pili olur. Bu durumda da kalbin hızı yavaşlar; ancak kan pompalamaya devam eder. Hattâ dağıtım sistemi bile hastalansa, kulakçık veya karıncıklardan bir nokta mutlaka elektrik doğurmaya başlar. Sağ kulakçığa yerleştirilmiş ilk düğüm hastalanıp elektrik üretemezse, önce kalb 5-10 saniye geçici olarak durdurulur. Bu durumda beyne kan gitmez ve kişi bayılır. Fakat bir müddet sonra kalb diğer bir pil noktasından tekrar kasılmaya başlar ve kişi hemen ayılır.

Görüldüğü gibi kalbde bir pil noktası hastalanırsa, kalb hemen durmaz ve kişi ölmez. Bu Sanî-i Alîm'in bizlere önemli bir hediyesidir. Kalb kasının bütün noktaları, henüz embriyonik hayatımızın 19. gününden itibaren, tam olarak bir kalb teşekkül etmemiş, sadece bir hücre kümesi hâlindeyken elektrik üretebilecek özellikte yaratılmıştır.

Bazı anormal durumlarda sağ kulakçığa yerleştirilmiş düğümün hâricindeki herhangi bir kalb kası noktası, bilemediğimiz bir sebepten daha hızlı (daha yüksek frekansta) elektrik üretmeye başlarsa, kalbin esas pili artık sağ kulakçıktaki düğüm değil, sonradan elektrik üretmeye başlamış bu anormal kalb noktasıdır. Bu durumda kalb hızı aşırı yüksek olur (Taşikardi). 

Çeşitli sebeplerle kalbde elektrik akımlarının doğması veya iletilmesi konusunda problemler ve hastalıklar olursa, hârici pil de takılabilir. Kalb üzerindeki derinin altına küçük bir ameliyatla kalb pili yerleştirilir. Dışarıdan takılan pilin bir ömrü vardır ve tükenmesine yakın, basit bir ameliyatla çıkarılarak yeni bir pil takılır. 

Bazen dağıtım sisteminin sağ veya sol dalından biri kesilmiş ve elektrik akımının ilerletilmesinde problem ortaya çıkmış olabilir. Bu durumda elektrik sadece kalbin bir karıncığına yayılır. Diğer karıncığın da kasılmasını temin edecek bir elektrik akımı başlangıçta yayılamaz. Ancak yüce Allah buraya da öyle bir sigorta sistemi koymuştur ki, elektrik akımının bir karıncığa yayılmasının tamamlanmasından sonra, gecikmeli olarak diğerine de yayılması sağlanır. Bu durumda iki karıncık aynı anda kasılmaz; ancak pompalamada büyük bir eksiklik de ortaya çıkmaz. 

Özet olarak şunu söyleyebiliriz ki; kalbdeki elektrik üretme ve iletme sistemindeki hastalıkların hepsinde hemen ölüm gerçekleşmez. Kalbimizin değişik noktalarına hikmetli bir şekilde yerleştirilmiş çok sayıda pil noktası, çok önemli bir sigorta sistemidir. Aslında birçok hastalıkta hemen ölüm olmaması için, sadece kalbe değil, bütün organlarımıza yerleştirilmiş ve hassas bir şekilde hizmet eden sigorta sistemleri, alışkanlık veya uzman körlüğü sebebiyle dikkatlerimizden kaçmaktadır. Organlarımızdaki sistemler şimdilik hayallerin ancak yetişebileceği mu'cizelerle doludur. İlerde icat edilebilecek bütün teknoloji ürünlerinde bunlar örnek alınabilir.


Yazar: Prof.Dr. Ömer ARİFAĞAOĞLU
Kaynak: sizinti.com.tr
Yazıyı Paylaş:Facebook Twitter Google+

14 Ağustos 2014 Perşembe

Nasıl Bir Gelecek?

Nasıl Bir Gelecek
Bilimdeki gelişmeler, son asırda büyük bir ivme kazanmış, eskiden bilim-kurgu filmlerinde gördüğümüz birçok şey, günümüzde sıradan şeyler hâline gelmiştir. Süpersonik uçaklar, hızlı trenler, kıtalararası füzeler, cep telefonları, uydu haberleşme sistemleri, süper bilgisayarlar gibi yüksek teknoloji ürünleri artık hayatımızın bir parçasıdır. Yeni keşifler, bilimin gelişmesine ve yeni teknolojik ürünlerin ortaya çıkmasına vesile olmaktadır. On bin kilometre uzaktaki bir hedefin füzeyle vurulduğu, 500 milyon kilometre uzaklıktaki uyduların idare edildiği ve olup bitenlerin takip edildiği, uzaklık, yakınlık, gizlilik gibi kavramların ehemmiyetinin kalmadığı bir devirde yaşıyoruz. 

Hangi gelişmeler öne çıkacak?
Yüksek enerjiye, parçacık fiziğine ve atom altı partiküllerin keşfine yönelik araştırmalar; atomik ve moleküler seviyedeki yapıların özellik ve davranışlarının ortaya konulmasına yönelik incelemeler; nanoteknoloji, biyoteknoloji, sibernetik, biyonik ve robot teknolojileri, genetik ve tıp alanlarındaki çalışmalar günümüzde oldukça yoğunluk kazanmıştır. Bu sahalarda olabilecek muhtemel gelişmelere dâir bazı tahminlerde bulunabiliriz. 

Bilgi teknolojileri
Bu sahadaki gelişmeler, diğer bilimlerdeki gelişmelere destek olduğu kadar, öncülük de etmektedir. Gelecekte, biyolojik ve organik işlemcilerin devreye girmesiyle bilgiyi işleme hızında ve tekrar kullanma kapasitesinde sıçramalar olacaktır. 20-25 yıl içerisinde süper hızlı kuantum bilgisayarların üretilebileceği tahmin edilmektedir. Yüksek veri transferi sağlayan gelişmiş ağlar, bilgi akışını hızlandıracaktır. Bilgiye erişim ve iletişim hızlanıp kolaylaşacağı için, bilgi teknolojileri hayatın her alanında tesirini hissettirecek, kablosuz iletişim yaygınlaşacaktır. Küçük bir cihazla her türlü bilgiye daha rahat ve hızlı ulaşılabilecektir. Holografik Tv, üç-dört boyutlu video görüntüleme sistemleri üretilecek; filmler, izleyiciye aynı mekânı paylaşıyormuş gibi gerçeklik hissi verecektir. Sesli komutla ve insan zihniyle çalışan elektronik cihazlar üretilecek, konuşmaları istenilen dile anında çevirebilen yazılımlar yaygınlaşacaktır. 

Nanoteknoloji
Nanoteknoloji; metrenin milyarda biri ölçeğinde moleküler tasarımlarda bulunma ve fonksiyonel yapılar oluşturma bilimidir. Atomların ve moleküllerin manipüle edilmesi ile tabiatta bulunmayan nanotüpler, nanoelektronik devreler ve algılayıcılar, nanofiberlerin senteziyle çok maksatlı kullanımı olan yeni malzemelerin üretimi söz konusudur. Su tutmayan, kirlenmeyen, renk değiştirebilen boyalar, kumaşlar, elektronik devreler eklenerek termal, mekanik, akustik ve opto-elektronik özelliklere sahip çok fonksiyonlu malzemelerden üretilen elbise ve ürünler hayatın her alanında kullanılacaktır. Çok fonksiyonlu detektörlerin ve güneş pillerinin fiber üzerinde üretilmesiyle güneş enerjisinden elektrik üreten, kendi ısısını ayarlayan ve insanların günlük enerji ihtiyacını karşılayan elbiseler üretilebilecektir.

Opto-elektronik aygıtların geliştirilmesiyle enerjinin % 100'e yakınını ışığa dönüştüren yüksek verimli aydınlatma sistemleri ve ışık kaynakları geliştirilebilecektir. Taşıtlarda ve enerji gereken işlerde güneş enerjisi, nükleer enerji ve hidrojen yakıt hücresi gibi yeni teknolojilerin kullanımı yaygınlaşacaktır. Geri dönüşüm özelliğine sahip mühim hidrojen kaynağı ve tutucusu olan bor hidridler, bu hususiyetiyle çok hafif ve ucuz yakıt deposu olarak kullanılabilecektir. Sürtünmenin son derece azaltılması sayesinde çok yüksek verimlilikte motor ve makinelerin üretimi mümkün olacağı gibi, manyetik kuvvetle çalışan motorlar üretilerek, ciddi yakıt ve enerji tasarrufu sağlanacaktır. 

İnsanlarla iletişim kurabilen ve insan davranışlarını taklit eden gelişmiş akıllı robotlar, insanların günlük işlerinin çoğunu üzerine alacak, insan hayatı için riskli yerlerde vazife yapacaktır. 

Kur'ân'da Hz. Süleyman (aleyhisselam) kıssasında, ilim sahibi bir vezirin mealen "Siz gözünüzü açıp kapayıncaya kadar o tahtı sizin yanınızda hazır ederim." demesiyle aynı ânda Yemen Melikesi Belkıs'ın tahtının uzak mesafelerden getirildiği ifade edilmektedir. Bu, ister ışınlama yöntemi, isterse boyutlar arası geçiş veya zaman kısalması şeklinde olsun, uzay-zamanın ve maddenin birtakım hususiyetlerinden istifade edilerek eşya naklinin gerçekleşebileceğine ve benzeri gelişmelere işaret olabilir. 

Gelecekte mühim gelişmelerin beklendiği bir alan da tıptır. Genetikteki gelişmeler, bazı hastalıkların iyileştirilmesine vesile olabilecektir. Günümüzde klonlama (kopyalama) gerçekleştirilmiştir; ancak gelecekte canlılarda yeni genetik tasarımlarla alâkalı gelişmelerin olması beklenebilir. Genetik şifrenin fonksiyonları tam olarak aydınlatılabilirse, genlerin embriyo safhasından itibaren canlının gelişim süreçlerini nasıl etkilediği ortaya çıkacak, bu da canlının gelişimi esnasında gerektiğinde yönlendirici genetik müdahalelerde bulunma ve gen değişiklikleri yapma imkânı verecektir. 

Biyoteknoloji alanındaki gelişmeler neticesinde tarımda verim artacaktır. Farklı iklim şartlarında yetişebilen dayanıklı bitkilerin geliştirilerek bir tanesi birkaç kişiyi doyuracak büyüklükte meyve ve sebzelerin üretimi mümkün olabilecektir. Âhirzamanda bereketin çok artacağı hususuyla alâkalı bazı hadîslerde "pek çok kişinin ancak yiyebileceği narların olacağı, bir nar kabuğunun altında bir insanın gölgelenebileceği, hattâ buğday tanelerinin çok iri olacağı" (Müslim, Fiten 110; Tirmizi, Fiten, 59) şeklinde ifade edilen hususlar, gelecekte bereket ve bolluğun artmasından kinaye olabileceği gibi, ileride genlere müdahale edilerek meyve ve bitkilerin çok büyütüleceğine işaret de olabilir.

Canlıların genetik kodlarına müdahale edilerek yeni kombinasyonlar oluşturulabilir. Genlerle oynamak suretiyle yeni virüs ve bakterilerin oluşturulmasına sebep olunabileceği gibi, farklı genetik hususiyetlere sahip bitki ve hayvan türleri de ortaya çıkabilir. Yine, insan genlerine müdahale etmek suretiyle ona olağanüstü hususiyetler kazandırmak maksadıyla çalışılırken insan suretinde, fakat farklı hususiyetlere sahip ucube varlıkların ortaya çıkması da muhtemeldir. Kötü niyetli bazı kişi ve kuruluşlar menfaatleri uğrunda kullanmak maksadıyla bu tür varlıklar üretmek isteyebilir. İlmî çalışmalarda temel prensip; insanlığın faydası, canlıların ve türlerin aslî hüviyet ve fıtratlarının korunması, neslinin tükenme ve bozulmasına yol açılmaması olmalıdır. 

Hâlihazırda beyin dışındaki hayatî organların yerine sun'î organlar kullanılabilmektedir. Gen transferi ve kök hücre tedavisindeki gelişmelerle sun'î organ ve biyonik protezlerin geliştirilmesi ve üretimi mümkün olacak, böylece organ nakli için hastalar yıllarca beklemek zorunda kalmayacaktır. Sinir sistemi ve kalb gibi kendisini yenileyemeyen organların hasarında ve bazı kanser türlerinde kök hücre tedavisinden büyük beklentiler vardır. 

Beynin fonksiyonel haritasının iyice açığa çıkarılmasıyla bazı temel beyin fonksiyonlarının cihazlarla yerine getirilmesi mümkün olabilir. İnsana bazı maddeler enjekte ederek onu yönlendirmenin yanında beynine mikroçipler yerleştirerek bazı bilgilerin transferini ihtimal dışı görmemek gerekir. 

İnsanın ruhî yönünü ihmal eden ve psikolojisini dikkate almayan, her şeyi maddî ölçülerle ele alan materyalist/pozitivist yaklaşımlarla insan üzerinde bir kısım deneylerin yapılması, günümüzde bazı fantastik film senaryolarına konu olduğu gibi, beklenmedik bazı gelişmelere ve kontrol edilemeyen felaketlere de yol açabilir. Bu gelişmeler bütün insanlığı ilgilendirdiği gibi, yeryüzünde insanlığın geleceğini de tehlikeye atabilir.

Nanoteknoloji ve biyoteknolojideki gelişmeler, bazı insanların kendisinde yaratıcı bir güç vehmetmesine sebep olabilir. Oysa insan hiçbir şeyi yoktan var edemeyeceği gibi, var olanı da yok edemez. Aslında insanın yaptıkları, varlıktaki cârî kanun ve hikmetleri öğrenmek suretiyle Yüce Allah'ın (celle celâluhu) bahşettiği akılla, yine O'nun sanatını taklit edip teknolojiye tatbik etmekten ibarettir. Bilim adamlarının yüksek maliyetlerle kurulan dev lâboratuvarlarda keşfettiği bilgi ve geliştirdiği teknolojiler, aslında varlıkların yapısında milyonlarca yıldan beri sergilenmektedir. 

Bilim, marifete dönüşürse, insanı maddî refahın yanında, ebedî saadete götüren bir vesile olabilir. Aksi takdirde bilim, insanoğlunun ulaştığı teknoloji ve geliştirdiği silâhlarla kendi sonunu getirmesine de sebep olabilir. 

Kaynak:http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/nasil-bir-gelecek-nisan-2014.html
Yazıyı Paylaş:Facebook Twitter Google+

12 Ağustos 2014 Salı

Karıncalar Neden Süper Organizmalardır?

Karıncalar Neden Süper Organizmalardır?

Karıncaların işitme duyuları ayaklarına yerleştirilmiştir. Diğer canlılar tarafından ezilmemeleri için, Rahmeti Sonsuz (celle celâluhu) bu canlılara, en hafif sesleri bile fark edebilecek hususiyette işitme duyuları vermiştir. Yerin altındaki titreşimlere duyarlı bu minik canlılar, zelzeleyi önceden fark edebilmektedir. Bu canlılar, âdeta kendilerine has hiss-i kablelvuku'a (önseziye) sahiptirler. Birinci Dünya Savaşı öncesi karıncaların cenazelerini yuvalarından dışarı taşımalarını müşahede eden veli bir zât, onların sıradışı hareketlerini, dünya çapında büyük bir hâdisenin patlak vermesine işaret olarak yorumlamıştır.1

Karıncalar birçok özelliğiyle enteresan mahlûk­lar­dır. Bir buğday tanesini tek başına yuvalarına taşımaları, onların çalışkanlığına örnektir. Birlik ve beraberlik içinde hareket etmeleri, onların süper organizmalar olarak adlandırılmasına vesile olmuştur. Karıncalar, bulundukları koloninin diğer fertleriyle ortak bir kimyevî molekül üzerinden ayrılmaz bir yapı oluşturur. Bu sayede de bağlı oldukları koloniden asla ayrılmazlar. Araştırmacılar, "karıncaların kolonileriyle beraber yaşayıp, beraber öldüklerini" ifade ederler.

şekil-1Kolonilerin çoğunda, kanatlı erkek karıncanın biri yuvayı terk eder. Bu karınca, yuvasını terk etmiş dişi bir karıncayla yeni bir aile kurar ve yeni koloniler oluşturur. Dişi karıncalar, eşlerinden yeterli miktarda sperm alır ve onların yumurtalarıyla birleşmesine izin verir. Bu döllenmiş yumurtalardan çıkan dişi karıncalar işçi olacaktır. Döllenmemiş yumurtalardan ise, erkek karıncalar yaratılır. Yeryüzünde tespit edilmiş 12.000 karınca türü vardır. Antarktika'da yaşayan az sayıda karınca çeşidinden biri, göçebe asker karıncalardır. Bu karıncalar, her gün yer değiştirebilmektedir. Diğer böcekleri ve küçük omurgalıları besin kaynağı olarak kullandıklarından, etçil karıncalar olarak da bilinirler.

Sıradışı hususiyetlerde yaratılmış bir başka karınca türü, Güney Afrika yaprakkesici karıncalarıdır. Bitkilerle ve mantarlarla beslenen bu karıncalar, toprağın derinliklerinde inşa ettikleri mantar bahçelerinde yaşar. Toplu savaşabilen bu karıncalar, çok iyi toprak kazar. Yuva olarak, toprakların çatlak kısımlarını seçerler; toprak kazmada, zaman ve enerji tasarruf edebilme kabiliyetiyle donatılmışlardır.

şekil-2Hayranlık uyandırıcı karınca davranışları 

Amazon karınca kolonisinin arasına, başka koloniye ait bir karınca bırakıldığında, kolonideki karıncaların, yabancı karıncayı, kafasını makaslayarak öldürdüğü müşahede edilmiştir (Resim–1). Göçmen asker karıncalar, bacaklarını birbirlerine ip şeklinde kenetleyerek havada asılı bir yuva oluşturabilir. Bu şekilde yuva inşa etmenin maksadı, küre hâlini almış karınca topluluğunun tam ortasındaki kraliçe karıncayı ve lârvaları korumaktır. Bu asılı yuvanın yeri, sadece yiyecek için değiştirilir. Neslin devamlılığını sağlama maksatlı yuvaya, binlerce karınca katılabilir.

Avustralya'nın yağmacı buldog karıncalarına, uçan bir arıyı havada kolayca yakalayabilecek maharetler verilmiştir. Diğer karınca türlerine kıyasen çok daha çevik olan bu tür, keskin bir algılama hissine ve yakalama kabiliyetine sahip kılınmıştır (Resim–2).

şekil-3Kuzey Arjantin'de yaşayan karıncalar, su taşkınlarıyla karaya vurmuş pirana vb. balıkları yiyebilen etçil türlerdir. Gemilerin iskele halatlarından ve köprülerinden tırmanabilen bu karıncalar, gemilerle seyahat ederek çok farklı coğrafyalara taşınmıştır. 1890'lı yıllarda Güney Kaliforniya'ya taşınan bu karıncalar, daha sonra ABD'nin güney kısımlarında görülmüştür. İnsanoğlunda bulunan toplu taşıma kabiliyeti, karıncalara da bahşedilmiştir. Büyük yağma karıncası, diğer işçileri sırtında taşıyarak grupta enerji tasarrufunu sağlamaktadır. Karınca davranışlarıyla alâkalı bir başka enteresan tespit şudur: Bir koloni, işgal ettiği bölgede bulunan diğer genç karıncaları, kendi kolonisine katıp, onları hizmet maksatlı kullanabilmektedir. Amazon karıncalarının arasına düşen bir siyah karıncanın, koza vb. maddeleri taşıması buna bir misâl verilebilir (Resim–3).

şekil-4Sürahi bitkisinin filizlerini barınak olarak kullanan marangoz karıncalar, hem bu bitkinin içindeki havuzcuklarda yüzer, hem de bitkinin sindiremediği diğer böcekleri, yiyecek kaynağı olarak kullanır (Resim–4). Lârva karıncalar ise, buldog veya başka tür bir işçi karıncaya yiyecek için yalvarıyormuşçasına mekanik hareketler yapar. Karıncalarda lârva dönemlerinde beslenme önemlidir. Karıncanın gelecekte asker, işçi veya kraliçe olması, beslenme tarzıyla alâkalı olabilir. İlim dünyası şu âna kadarki araştırmalar ışığında, asker, kraliçe veya işçi karınca seçimin nasıl yapıldığı hakkında kesin bir fikre sahip değildir. Karıncaların herhangi bir mantık ve iradeye sahip olmadan bir seçim yapmaları, Yüce Allah'ın (celle celâluhu) ilhamı ile hareket ettiklerinin açık birer delilidir. Allah'ın (celle celâluhu) yaratma fiili, Kur'ân-ı Kerîm'de mealen şöyle ifade edilmiştir: "Şüphesiz göklerde ve yerde müminler için birçok âyetler vardır. Sizin yaratılışınızda ve çeşitli canlıları yeryüzüne yaymasında kesin olarak inanan kimseler için ibretler vardır." (Casiye Sûresi, 3–4)

Karıncalar etrafa yaydıkları kimyevî maddelerle (feromenler) ve diğer karıncaların bu haberleşme moleküllerini tespit edebilen anten yapılarıyla, güçlü bir sosyal hayat inşa eder. Karıncalarda içtimaî hayatın düzeninin korunmasına yönelik itaat davranışları da gözlenir. Araştırmalarda, termitlerin bir kraliçenin emriyle hareket ettiği, kraliçeden ayrı ses geçirmez bir bölüme alınan termitlerin, toplum düzenini nizamî hareketlerle korudukları, ancak kraliçenin öldürülmesiyle düzenli hareketlerin bir ânda durduğu görülmüştür.

Karıncaların sosyal davranışları, birlikte hareketleri, Bediüzzaman Said Nursi'nin de dikkatini çekmiştir. O, karıncaları şu sözlerle takdir etmiştir: "O zaman, şimdiki gibi, hali bir türbe kubbesinde inzivada idim. Bana çorba geliyordu. Ben de tanelerini karıncalara veriyordum. Ekmeğimi onun suyu ile yerdim. Benden sordular, ben dedim: Bu karınca ve arı milletleri cumhuriyetçidirler. Cumhuriyetperverliklerine hürmeten, taneleri karıncalara veriyorum. (…) Küçücük hayvanların cenazelerini ve nimetin küçücük parçalarını ve tanelerini toplamakla vazifeli karıncalar, nezâfet (temizlik) memurları olarak, hem nimet-i İlâhîyenin küçük parçalarını teleften, çiğnemekten, hakaretten ve abesiyetten korumakla ve küçücük hayvanatın cenazelerini toplamakla, sıhhiye memurları gibi vazifelendirilmişlerdir."

Karıncaların davranışları, araştırma projelerine ilham olmaktadır. Bunlardan biri, "Robot Karıncalar Ordusu" projesidir. Bu projede, küçük, ucuz ve basit robotların geliştirilmesi hedeflenmiştir. Karıncaların proje için uygun bulunmasının sebebi ise, grup şeklinde hareket etmeleri, koordinasyon içinde olmaları, fizikî işleri takım hâlinde yerine getirmeleri ve ortaklaşa karar almalarıdır. Karınca davranışlarından ilham alınan bir başka uygulama ise, "Karınca koloni optimizasyonu algoritması" isimli problem çözme tekniğidir. Karıncaların ilham kaynağı olan davranışları şunlardır: Koloni hâlinde yaşayan karıncalar, yiyecek bulmak için, ilk olarak öncü karıncaları çevreye tek başlarına gönderirler. Öncüler, etrafı araştırarak uygun yiyecek kaynağını bulmaya çalışır. Öncülerden biri yiyecek bulduğu takdirde, koloniye geri dönerken, feromon isimli molekülleri etrafa yayar, böylelikle arkasında hususi koku izi bırakır. Aynı yiyecek kaynağını keşfeden başka bir öncü karınca, daha kestirme bir yol bulmuş da olabilir. Yiyecek kaynağını başarıyla bulan öncü karınca geri dönerken, en kısa yoldan dönmemiş de olabilir. Hattâ 3-4 öncü karıncanın her biri, farklı bir kestirme yol da bulabilir. Peki, kolonidekiler, hangi öncünün kestirme yolunu izleyecektir? Bu durumda kolonideki diğer karıncalar, karmaşık ve uzun yollarla yiyeceğin kaynağına gitme durumuyla karşı karşıya kalabilir. Ama kestirme yollardaki kimyevî koku izleri, düzenli olarak yenilenir ve bu sayede de karıncalar daha belirgin izi olan, yani daha çok tercih edilen yolu kolayca anlar. Az tercih edileni değil, çok tercih edileni, yani güçlü feromen kokusu aldıkları yolu tercih ederek, uzun yollardan yiyecek kaynağına gitmek mecburiyetinde kalmazlar. Karıncaların kullandığı bu çözüm plânının benzeri, zaman alan karmaşık bilgisayar problemlerinin çözülmesinde de kullanılmaktadır.2 Bu çok tercih edilen ve güncellenen feromen izi sayesinde diğer karıncalar da, zaman ve enerjilerini israf etmeden, doğrudan yiyecek kaynağına yönelir. Mühendisler, bilgisayar ortamında oluşturdukları sa­nal karıncaların davranış ağlarına bakarak, bazı problemleri daha kolay çözebilmektedir. Haberleşme ağlarında kullanılan yönlendirici sinyallerin en kısa rotadan gönderilmesi, trafik sıkışıklığının önlenmesi, bunlara çarpıcı misâllerdir.

Karıncalar, cisim itibariyle küçük ve basit gibi görünmelerine rağmen, içlerindeki hayat onlara öyle bir kıymet ve genişlik vermektedir ki, hayatı olmayan dağları ve galaksileri sanat itibari ile geride bırakıp "süper organizmalar" tabirini hak etmektedirler. 
Kaynak: sizinti.com.tr
Yazıyı Paylaş:Facebook Twitter Google+

Gözyaşı Mucizesi

Gözyaşı Mucizesi
Vücudumuzda hayati öneme sahip birçok Sıvı salgılanır. Bunlardan biri de gözyaşıdır. Gözyaşının muhteşem bileşimiSağlıklı bir görüş için tahmin edilemeyecek kadar önemlidir.
Gözümüzde mükemmel bir gözyaşı üretim taşıma ve boşaltma sistemi vardır. Ancak gözümüzdeki mekanizmalar bu kadar değildir: Her göz kırpışımızda göz yüzeyindeki gözyaşı filmi otomatik olarak yenilenir. Bu işlem ortalama her altı saniyede bir tekrarlanır. Bu 60 yıl yaşayan bir insanın tüm ömrü boyunca 200 milyondan fazla göz kırpması anlamına gelir.
Gözyaşının % 98.2’si sudur. Geri kalan kısımda kan plazmasıyla aynı oranda üre ve plazmadakinden daha az oranda glikoz Tuzlar ve organik Maddeler bulunur. Yani gözyaşı içinde farklı oranlarda farklı maddeler bulunan çok özel bir sıvıdır.
Gözyaşı bileşenlerinin varlığı iyi ve net bir görüş için şarttır. Bileşenlerin miktarında ya da yapısındaki ufak bir farklılık olduğunda göz kolaylıkla mikrop kapabilir ya da gözümüz net görme özelliğini yitirebilir. Gözyaşının görevleri 4 ana başlık şeklinde verilebilir:
Göz yüzeyini nemlendirmek ve kuruluğun vereceği hasarı engellemek
Mikroskobik olarak pürüzsüz olamayan göz yüzeyini pürüzsüz optik bir yüzey yapmak
Gözün kornea bölümüne ihtiyaç duyduğu Oksijen ve diğer besinleri sağlamak
Gözü bakterilerden ve enfeksiyonlardan korumak.
Çok kompleks bir yapıda olan gözyaşını oluşturan bileşenler 3 katman oluşturacak şekilde gruplanmıştır
Yağ Katmanı
Gözyaşının en üstte yer alan katmanıdır. Bu sayede hemen altında bulunan sıvı katmanın buharlaşarak fonksiyonunu yitirmesini ve gözyaşının alt göz kapağından akıp gitmesini engeller.
Yağ salgılayan bezlerin bulunduğu katman çok ince olmasına karşın gözyaşının dışarı akmasını ve buharlaşmasını başarıyla engellemektedir. Peki kim gözyaşının üzerine buharlaşma etkisini hesap ederek böyle bir kaplama yapmıştır? Bu kadar özel bir tasarım nasıl ortaya çıkmıştır?
Sıvı Katman
Bu katman gözyaşının temel katmanıdır. Yağ tabakanın hemen altında ortada yer alan tabakadır. Üç katman arasında en kalın olanıdır. İçinde Tuzları proteinleri ve lizozim adlı özel bir kimyasal maddeyi barındıran karmaşık bir yapısı vardır.
Gözün kornea tabakasını besleyen Oksijeni taşır atık ürünleri korneadan uzaklaştırır korneada oluşabilecek enfeksiyonları engeller. Algıladığımız görüntülerin normal olması için gözün kornea tabakasındaki Su Hacminindeğişim göstermeden belirli bir oranda kalması şarttır. Eğer bu oran bozulursa kornea şişer ve formu bozulur. Sıvı katman korneadaki su hacminin dengede kalarak görüntü kalitesinin yüksek olmasını sağlar.
Mukus Katmanı
Göz yüzeyinde bulunan konjuktiva adlı ince zardaki hücreler tarafından üretilir. Gözün hemen üzerinde yer alır gözyaşının en alttaki katmanıdır. Üzerinde yer aldığı epitel yüzeyi hidrofobiktir yani Suyu sevmeyen iten bir yapısı vardır. Eğer sıvı katman ile bu katman yer değiştirmiş olsalardı mukus tabakası göz üzerinde duramayacak dolayısıyla bir işe yaramayacaktı. Bu katmanda gözün üzerinde durabilen musin adlı özel bir kimyasal madde bulunur. Gözyaşı bu madde ve mukus katman sayesinde yerçekimine karşı koyarak gözün önünde durmayı başarır.
Gözyaşı sadece korneayı kurumaktan kurtaracak ve göz küresinin yüzeyinin kayganlığını kaybettirmeyecek miktarda üretilir. Böylece göz hareket ettiğinde göz kapağının iç kısmı ile gözün üstü arasında sürtünmeden kaynaklanan bir rahatsızlık meydana gelmez.
Gözyaşını oluşturan bileşenlerin yeterli miktarda üretilmemesi ya da bir bileşenin eksik olması göz yüzeyi üzerinde kuru noktaların oluşmasına neden olur. Bu durumda da göz ile göz kapağı arasında sürekli bir sürtünme olur ve gözün her hareketi bizim için bir eziyet haline gelirdi. Örneğin gözyaşı kuruluğu olan hastalarda gözlerde sürekli bir yanma ve gözün içinin kum dolu olduğu hissi duyulur. Gözler batar kaşınır şişer kızarır ve hastalığın ileri aşamalarında hasta gözünü kaybedebilir. Göz bileşenlerinde bozukluk ya da eksiklik olanlar her 10–15 Dakikada bir gözlerine yapay gözyaşı damlatmalıdırlar. Pek çok insan bu rahatsızlığı yaşar ve kısıtlı bir rahatlama sağlayan göz damlası ve ilaçlar için pek çok para harcar.
Sağlıklı bir görüş sağlamak için gözyaşının tüm bileşenlerinin tümünün tam olarak üretilmesi yeteli değildir. Gözyaşının hangi yolla nasıl nakledileceği de son derece önemlidir. Gözyaşı gözyaşı bezlerinden çıkarak küçük kanallardan akar. Her göz kırptığımızda ince bir film gözlerimizin etrafında yayılır ve gözümüzü nemlendirerek tozdan ve diğer rahatsız edici maddelerden temiz tutar.
Tesadüfler sonucu göze zarar verecek rastgele milyarlarca bileşiğin oluşabilme ihtimali vardır. Peki nasıl olup da göz için hem böyle kuvvetli bir temizleyici görevi görecek hem de göze en ufak bir zarar vermeyecek bir sıvı sentezlenmiştir? Bu ideal sıvı tesadüfen oluşana kadar göz nasıl korunmuştur? Çünkü indirgenemez komplekslikte olan gözün sağlığını koruyabilmesi için tüm unsurlarıyla birlikte ve bir anda oluşması şarttır. Gözün tek bir parçasının bile tesadüfen oluşması mümkün değildir.

Kaynak: diyadinnet.com
Yazıyı Paylaş:Facebook Twitter Google+

7 Ağustos 2014 Perşembe

12-13 Ağustos‘ta Gökyüzünde Şölen Var

12-13 Ağustos‘ta Gökyüzünde Şölen Var
Halk arasında 'yıldız kayması' olarak bilinen göktaşı yağmurunun en yoğun olanlarından Perseid, 12-13 Ağustos tarihlerinde maksimum seviyeye ulaşacak. Gökyüzündeki şölen ışıksız ortamlarda çıplak gözle izlenebilecek.
Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu'nun (TÜBİTAK) Antalya'da bulunan Ulusal Gözlemevi'nin 2014 yılı en önemli gök olayları arasında gösterilen Perseid Göktaşı Yağmuru, 12-13 Ağustos gecelerinde en yoğun dönemine ulaşacak. Gökyüzünde muhteşem bir manzara ortaya çıkaracak bu önemli gök olayı, ışık yoğunluğunun en az olduğu bölgelerde çıplak gözle rahatlıkla izlenebilecek.
12-13 Ağustos gecesi yaşanacak gökyüzü şölenine ilişkin TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi'nden (TUG) yapılan açıklamada, halk arasında 'yıldız kayması' diye bilinen olayın, aslında göktaşlarının son derece yüksek hızlarla Dünya atmosferine girerek sürtünme sonucu yanmasıyla oluştuğuna dikkat çekildi. Yıldızlarla ilgisi olmadığı belirtilen bu meteorların, çoğunluğu kum tanesinden daha küçük boyutlu kaya parçaları ve kozmik moloz olduğu, çoğunun Dünya yüzeyine hiç ulaşamadığı, yüzeye ulaşabilenlerin de meteorit adıyla anıldığı kaydedildi.
Bir yılda 8 göktaşı yağmuru
TUG uzmanları, yılda sekiz kez meteor yağmuru olayı yaşandığına dikkat çekti. En etkileyicilerinin başında Perseid'in yanı sıra, Ocak ayının ilk haftası yaşanan Quadrantid (Dörtlük) ve 13-14 Aralık'ta yaşanacak Geminid (İkizler) göktaşı yağmurlarında 1 saatte 120'ye yakın meteor görülebilecek. Ayrıca bu yıl Nisanda Lyrid (Lir) saatte 20, Mayısın ilk haftası Eta Aquarid (Eta Kova) saatte 60, Temmuzda Delta Aquarid (Delta Kova) saatte 20 gözlemlenen meteor yağmurları oldu. 12-13 Ağustos'taki Perseid'den sonra 20-21 Ekim'de Orionid (Avcı) saatte 20, 17-18 Kasım'da Leonid (Aslan) saatte 15 ve 13-14 Aralık tarihlerinde Geminid (İkizler) saatte 120 adet görülebilecek şekilde meteor yağmuru yaşanacak.
12 Ağustos'ta maksimuma ulaşacak
Bu yıl 12- 13 Ağustos tarihlerinde, gece yarısından sonra meteor yağmuru maksimuma ulaşacak. Şehir ışıklarından uzak bir yerde gece boyunca saatte 90'a kadar meteor görmek mümkün. Perseid meteor yağmuruyla ilişkili tüm meteorlar Perseus (Kahraman) Takımyıldızı'ndan geliyormuş gibi görünecek. Bu yüzden özellikle Perseus Takımyıldızı'nın gece boyunca yükselmesini beklemek gerekecek. Perseus Takımyıldızı, ülkemizdeki gözlemciler için gece yarısı civarında Kuzeydoğu'dan yükselecek, bu sırada Ay da dolunaya yakın görünümde olacak.
'Dileğiniz çok çalışırsanız olur'

Meteor yağmurlarını gözlemek için insan gözü dışında özel bir gözlem aletine ihtiyaç olmadığını belirten TUG Müdürü Prof. Dr. Halil Kırbıyık, "İhtiyaç duyacağınız şeyler, şehir ışıklarından uzak bir yer, açık ve bulutsuz bir gökyüzü. Eğer hava soğuksa soğuğa karşı kalın giysiler ve tercihen rahat bir şezlongdur. Ayrıca meteor yağmurlarının yıldız kayması olarak algılanması sonucu birçok kişi de dilek tutuyor. Hiçbir ilgisi yok ama isteyen istediği dileği tutabilir, ancak gerçekleşmesini onlara bağlamasın. Gerçekleşme koşullarını insan kendisi hazırlar. İyi bir dilek tuttuysa çok çalışırsa olur" diye konuştu.
Kaynak: DHA
Yazıyı Paylaş:Facebook Twitter Google+